Toplum olarak genellikle hukuki bir sorun kapımıza tam anlamıyla dayanmadan, işler içinden çıkılmaz bir hal almadan bir avukatın kapısını çalma alışkanlığına sahip değiliz. Hukuk büroları, çoğu zaman ancak bir dava dilekçesi tebliğ edildiğinde, icra memurları kapıya geldiğinde veya geri dönülemez hak kayıpları yaşandığında başvurulan “son çare” mercileri olarak görülüyor. Oysa hukuk, tıpkı tıp gibidir; nasıl ki bir hastalığın tedavisinde erken teşhis hayat kurtarıyorsa, hukuki ihtilaflarda da soruna doğmadan veya büyümeden müdahale etmek, hak ve malvarlığı kayıplarını önlemenin tek yoludur.
Hukuk literatüründe “Koruyucu Avukatlık” olarak adlandırdığımız bu kavram, aslında en az maliyetli ve en güvenli yoldur. Günlük hayatta imzaladığımız basit bir kira sözleşmesi, bir gayrimenkul alım-satım protokolü veya ticari bir ortaklık senedi, sıradan kâğıt parçaları değil; gelecekteki hayatımızı, özgürlüğümüzü ve ekonomik bağımsızlığımızı doğrudan etkileyecek hukuki senaryolardır. İnternetten kopyala-yapıştır yöntemiyle hazırlanan, matbu kırtasiye evraklarıyla yürütülen işlemlerin mahkeme salonlarında nasıl yıllar süren, yıpratıcı ve ağır maliyetli davalara dönüştüğüne meslek hayatımızda her gün şahit oluyoruz.
Özellikle Erzurum gibi ticari ve sosyal ilişkilerin genellikle güven esasına ve “söz”e dayalı olarak yürütüldüğü geleneksel yapılarda, yazılı ve hukuki güvencenin arka plana atılması çok daha sık karşılaştığımız bir tablodur. “Bizim aramızda söz senettir” anlayışı, ne yazık ki ilk anlaşmazlıkta yerini derin mağduriyetlere bırakmaktadır. Hukuk, iyi niyetin varlığını reddetmez; ancak iyi niyetin suiistimal edildiği o kırılma anında sizi koruyacak tek kalkan, usulüne uygun hazırlanmış sözleşmeler ve zamanında atılmış hukuki adımlardır.
Aynı durum ceza ve aile hukuku için de geçerlidir. Bir ceza soruşturmasında kolluk kuvvetleri nezdinde verilen ilk ifade, çoğu zaman tüm yargılamanın kaderini tayin eder. “Ben masumum, nasıl olsa mahkemede anlatırım” düşüncesiyle avukatsız girilen ifade süreçleri, yanlış anlaşılan veya eksik tutanağa geçirilen beyanlar yüzünden telafisi imkânsız tutukluluk süreçlerine ve mahkûmiyetlere zemin hazırlamaktadır. Aile hukukunda ise kulaktan dolma bilgilerle veya çevrenin yönlendirmesiyle atılan adımlar, tarafların nafaka, tazminat ve velayet haklarını ömür boyu zedelemektedir.
Unutulmamalıdır ki; bir davanın en iyi şekilde kazanılması, o davanın hiç açılmamasına veya açıldığında elinizin yasal olarak en güçlü konumda olmasına bağlıdır. Hukukta “kendi kendinizin doktoru” olmaya çalışmak, tasarruf değil, çok daha ağır bedeller ödemek anlamına gelir. Haklı olmak tek başına yetmez; mühim olan, haklılığınızı kanunların öngördüğü usul ve süreler içerisinde, doğru bir stratejiyle ispat edebilmektir.
Adaletin tecellisi tesadüflere değil, profesyonel bilgiye, şeffaf bir sürece ve zamanında atılan rasyonel adımlara dayanır. Haklarınızı şansa bırakmayın.

